GSM İngilizce 'GLOBAL SYSTEM FOR MOBILE COMMUNICATION' sözcüklerinin baş harflerinden oluşturulmuştur. Yani Türkçeleştirirsek 'dünya mobil haberleşme sistemi' tam Türkçeleştirirsek 'yerküre devinimli iletişim dizgesi'...
Bu gerçek Türkçe sözcükler yada tanımlamalar sizlere ve de bizlere garip gelmektedir.
Ancak buradaki gerçek, her yeni sözcüğün her dilde, herkese garip geldiğidir.
Bunun bilinmesi ve doğal karşılanması gerekir.
Bir dilin, yeni ürünler, yeni hizmetler, yeni kavramlar için yeni sözcükler, terimler yaratması yani uydurması gerekir.
Aksi halde ye;
a.) Var olan sözcüklerden kullanılırsa, dil 1000 sözcük ise yine 1000 sözcükle gelişmeden kalır. Sonra da kimse bir şey anlatamaz, bir şey anlayamaz.
Yada;
b.) Yabancı sözcükler alınırsa yabancı dillerin boyunduruğu altına girer.
Tıpkı güzelim Türkçe’mizin Farsa gelip Farsça’nın, Arap’a gelip Arapça’nın boyunduruğu altına girdiği gibi. Şimdilerde İngilizce’nin istilasına uğradığı gibi.
Bu, Birinci Dünya Savaşından sonra ülkemizin Arap'ların, İngilizlerin, Fransizların, Italyanlar'ın, Yunanlılar'in istilasına uğramasından daha kötüdür. Ülkemizi istilalardan kurtardık ama dilimizi henüz kurtaramadık. Ulus tanımında vatan değil dil esastır.
2500 yıl önce vatanımız Orta Asya idi, bugün Türkiye.
Ama dilimiz o zaman da Türkçe idi, simdi de.
İnsanlar ana dillerinin zenginliği kadar düşünebilir, konuşabilir, anlayabilirler.
Bu nedenlerle ben ve Türkçeciler daima yeni sözcükler, terimler türetilmesini ve de kullanılmasını savunuruz.
Türetilen yeni sözcükler Türkçe oldukları için ilk duyuşta anlaşılabilirler ve benimsenip kullanılırlarsa da üç zamanda yerleşirler.
Dilimiz zenginleşir, başka dillerin boyunduruğu altına girmez, Bir insanin, dolayısıyla bir ulusun gelişmesi, zenginliği ana dilinin zenginliği ile doğru orantılıdır.
Bizler bu çerçevede GSM için yeni bir şey ararken halk 'cep' sözcüğünü buldu, beğendi ve kullandı. Resmi literatüre de girdi. Gelelim GSM'e. Avrupa Birliği, sınırları kaldırarak bütünleşme çabalarını sürdürürken en önemli ve zorunlu alt yapılardan biri olan telekomünikasyonda sınırların sürdüğünü fark ediyor. 1980 yılında sınırları kaldıran ve yeni teknolojilere sürekli uyum sağlayabilen bir 'Dünya mobil iletişim sistemi' kurulması kararı veriyor ve bunu bir 'MOU' (MEMORANDUM OF UNDERSTANDING = Uzlaşma Tutanağı) ile yürürlüğe sokuyor. Merkezi İrlanda’da olan bu kuruluşa da 'GSM MOU' adini veriyor. Bu ad geçen sene 'GSM' sekline dönüştürüldü.
Bu sistemin kurulmasındaki temel amaç; yer ve zaman kavramından arınmış, ayni alet ve telefon numarası ile; nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun insanin arayabilmesi ve aranabilmesidir. Evde, ofiste, yolda, tatilde, is gezisinde, yurt içinde, yurt dışında. Yoğun çalışmalar sonunda sistem, Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde 1991 yılında hizmete giriyor. Sistem o kadar çok tuttu ki tahminler bütün dünyada alt üst oldu. Örneğin Türkiye'de 2000 yılı başında yarim milyon abone tahmin edilirken, 10 milyona yaklaşıyor. Bugün dünyadaki GSM abone sayısı tahminlerin on kati olarak 200 milyonu çoktan geçmiştir. Bu olağanüstü alet yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Ekonomik, sosyal, kültürel hayatimizin gelişmesini, zenginleşmesini, kolaylaşmasını sağlamıştır. İnsanlar her yerde her zaman her tür işlerini halleder duruma gelmişlerdir. Üreticiler, operatörler bu gelişmelere paralel olarak sadece ses değil her tür data hizmetlerini de hemen kullanıma sunmuşlardır. Önümüzdeki yıl Internet bağlantıları, üç yıl sonra da enteraktif video görüşmeleri cep telefonlarıyla yapılır hale gelecektir.
Burada her Avrupa'dan dönüşte beni çok üzen bir durumumuzu daha dile getirmek istiyorum. Bütün bu buluşları ve de üretimlerini Hıristiyan Avrupalılar, Amerikalılar, Budist Japonlar yapıyorlar. Bizler de her yıl 300 milyon, 500 milyon, milyar dolarları ödeyerek bunları satın alıyor, kurduruyor, kullanıyoruz. Bütün dünya 'contuniusly change, be different, or no exist' yani 'sürekli değiş, geliş, farklı ol, aksi halde yok olursun' felsefesine sarılıp gerçekten gelişirken niçin Türkiye'ye her gelişimde türbanlarla, kuran kursları ile, pezevenk parlamento haykırışları, öldürülen insanlara söylenen oh/yuh’lar la karsılaşıyorum. 1400 yıl önceki koşullarla doğal olarak Arabistan yaşamını sürdüren peygamberimizin yaşantısına dönmeye çalışıyoruz. Yine peygamberimizin deyişleri ile 'zaman sana uymazsa sen zamana uy', 'hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalış' felsefesine sarılmıyoruz.
İnsanlarımız evde, okulda, ofiste, fabrikada, araştırma merkezlerinde, sokakta spor sahalarında, kültür alanlarında islerini daima en iyi biçimde; en kaliteli, en yeni, en çabuk, en ucuz, görevlerine ve karsı tarafa ve de kendine saygı duyarak; dünyada ses getirecek şekilde yapsa ülkemiz, milletimiz, dinimiz ve de kendimiz için çok daha iyi olmaz mı?
Yeni şeyleri niçin biz Müslümanlar bulup, yaratıp üretmiyoruz?